Söyleşi: Cemile Kavak
Deniz İkizler’in sanat pratiği, kontrol etme arzusu ile kontrolü bırakmanın yarattığı belirsizlik arasında şekilleniyor. Çocukluğunda babasının atölyesinde başlayan resim serüveni, bugün sıvı plastikle kurduğu deneysel ve öngörülemez ilişkiye uzanıyor. İkizler için malzeme yalnızca bir araç değil; koşullanma, yanılsama, aidiyet ve toplumsal normlar üzerine düşünmenin de bir yolu. Resimden enstalasyona, performanstan yazıya uzanan üretiminde sanatçı, alışılmış olana yeniden bakmayı ve “burada bir gariplik var” dediği noktaları takip ediyor. Bu söyleşide İkizler, malzemeyle kurduğu ilişkiyi, plastiğin çağımızla bağını, renklerin izleyici üzerindeki etkisini ve bireysel olanla toplumsal olan arasında kurduğu sanat pratiğini anlatıyor.
Koşullanmanın doğasında bir konfor var; biz buna yaslanıyor ve sorgulamıyoruz.
– Deniz İkizler
Sanatla ilişkiniz çok erken yaşlarda başlamış. Resme attığınız ilk adımı hatırlıyor musunuz?
Hangisine “ilk” derim acaba… Resme babamın atölyesinde başladım. Kalemi ilk tutabildiğimde çizdiğim karalamalar hâlâ duruyor. Her hatırladığımda beni etkilemeye devam eden resimle ilgili bir anımı paylaşabilirim. Babam yatakta uzanmış, bir şeyler çiziyordu. Ben de yanına yattım. Bana “Ne çizeyim sana?” dedi. Babamın resim çizdiğini biliyordum ama o ana kadar benim için pek bir şey ifade etmiyordu.
Ben de “Kız çiz, bir kız çiz” dedim. Ortaya çöp adam çıkacak falan sanıyordum nedense. Oysa o kadar güzel bir kız çizdi ki, tıpkı bir Barbie gibiydi. Resimden ilk etkilendiğim an buydu. “Nasıl yani? Hayal ettiğin her şeyi çizebiliyor musun?” diye düşündüm. Sanırım resmi o zaman sevdim. Bir şeyi hayal ediyorsun ve sonra o şey somutlaşıyor. Bir hayali anında gerçek yapabilme hissi… Bilmiyorum. Benim için resimden büyülenmek ilk orada başladı.

Bu nedenle sanat sizin için sonradan verilmiş bir karar değil, çocukluğunuzdan itibaren hayatınızın içinde olan bir şey gibi görünüyor. Peki sanatçı olma kararınız nasıl şekillendi?
Evet, çocukluğum babamın atölyesinde oynayarak geçti. Ben oyun oynardım, o benimle sohbet ederken bir yandan resim yapardı. Bir anlamda babama asistanlık yaparak büyüdüm. Bana renkleri karıştırmayı oyunla öğretti. Bu arada hâlâ renklerin çoğunu hazır almak yerine ana renkleri karıştırarak istediğim rengi bulmaya çalışırım.
Dedem ve babam ressamdı, abim de çok güzel resim yapardı. O nedenle yetenekli olduğumu anlamam uzun sürdü. Bizim evde resim yapabilmek, yazı yazabilmek gibi normaldi. Hep resim yapıyordum ama diğerlerinden farklı olduğumun farkında değildim. Hatta bunun negatif yanlarını bile yaşadım. İyi bir resim yaptığımda okulda bana inanmazlar, “Babası yapmıştır” derlerdi.
Aslında güzel sanatlar lisesinden de haberim yoktu. Babam atölyesinde kapalı bir adamdı; belki de onun da güzel sanatlar lisesinden haberi yoktu. Puanlarım yüksek olmasına rağmen normal bir lise okumamak için diretiyordum. Tam kayıtların bitmek üzere olduğu dönemde babam beni Eyüp’te bir liseye götürdü. Okulda iç mekân tasarımı bölümü vardı. Anadolu meslek lisesiydi. Koridorda kara kalem çizimler, sağda solda maketler görünce “Ben burada okurum” dedim.
Okulun kayıtları kapanmıştı. Hatta babam, beni okula alsınlar diye müdüre en çok çizdiği Kaplumbağa Terbiyecisi resimlerinden birini hediye etmişti. Lisede iç mimarlık seviyesinde bir eğitim aldım.
Sonra lise stajımı Swissôtel’de yaptım. Tasarımlar yapacağımı sanırken kendimi AutoCAD’in başında buldum. Ofiste, bilgisayar başında çalışmak bana iyi gelmedi. Ben şantiyede, ustalarla olmayı; kumu, çimentoyu ve malzemeleri her zaman daha çok sevdim. Sanırım fikrim oradan sonra iyice belirginleşmeye başladı.
Dedem sanatçı olmak istemişti, babam da öyle; fakat hayat şartları ve dönem itibarıyla kendi potansiyellerine ulaşmaları mümkün olmamıştı. Ben de “Madem bu yetenekle doğuyoruz, ailede birisi okulunu okusun” diye düşündüm. Üniversitede de resim bölümünü seçmeye karar verdim. Ailem buna şaşırmadı; belli ki beklenen bir şeymiş. Herkes bana Türkiye’de ressam olursam parasız kalacağımı söyledi, ben de “Biliyorum” dedim.
Hâlâ bilmiyorum; sanatın içine doğmuş olmak mıydı, yoksa benim seçimim miydi? Bazen kendimi ailemin yarım kalan hayallerini tamamlıyormuş gibi hissediyorum. Ama şunu biliyorum: Sanatın ailemde nesiller boyu bir ukte olmasından rahatsız oldum. Direkt sanatla uğraşan biri olsun istedim. Zaten keyif aldığım ve yetenekli olduğum alan da buydu.
SANAT OKUR’DA AYRICAPortfolyo: Deniz İkizlerDeniz İkizler (d. 1988, İstanbul), 2013 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun oldu ve aynı yıl kendi sanat atölyesini kurdu. Üretim pratiğini resim,…Yazıyı oku
Peki ressam olmasaydınız ne olmak isterdiniz?
Bunu ciddi ciddi düşünmedim ama paralel evrende yazar olabilirdim, dansçı olabilirdim. Fizik okumayı da isterdim. Bunları çok geç fark ettim. Evrenin işleyişiyle ilgilenmek, evreni anlamaya çalışmak hoşuma gidiyor. Spora da ilgim vardı; voleybol, dövüş sanatları… Hepsi hoşuma giderdi.
Çocukken tiyatrocu olmak da istiyordum. Senaryolar kurgular, kıyafetler giyer, makyaj yapar, tiyatrolar sergilerdim. İnsanları güldürmeyi çok severdim, sürekli şakalar yapardım. Hâlâ şaka yapmamak için kendimi çoğu zaman durduruyorum.
2009 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü’ne girdiniz. Üniversiteye kabul edilmek sizin için nasıl bir süreçti?
İlk yılımda kazanamadım. O kadar kazanmak istiyordum ki çok çabalıyordum, dolayısıyla çok stresliydim. Resim kurslarına gidebilmek için on yedi yaşında çalışmaya başladım. Kurslarda o kadar çok vakit geçirdim ki hocam, bir yandan yeni gelen öğrencilere ders vermemi istedi.
Okulu bir an önce bitirmek ve aileme destek olmak istiyordum. Bundan dolayı “Kazanamayacağım” diye çok korkuyordum ama kazanana kadar vazgeçmeyecektim. Kendi üzerimde kurduğum baskıyı azalttığım dönemde kazandım. Hayatımda en mutlu olduğum anlardan biri, üniversite sınavının sonucunu gördüğüm andı. Uzun süre ekrana bakakaldım. İkinci en mutlu olduğum an ise atölyemi açtığım gündü.
Üniversite yıllarından sonra kendi sanat dilinizi bulmanız nasıl bir süreç oldu?
Üniversitede Cemil Ergün hocamla derslerimiz beni uzun süre ait olduğum yerde hissettirdi. Hocanın ismini ilk ezberlediği öğrencilerden biriydim. Hatta işlerime bakıp “Bu Deniz’de iş var” demişti. Olman gereken yerde olduğuna emin olduğundaki his vardır ya, üniversite o hisle geçti.
Sonra uzun süreli bir buhran başladı. Bir yandan resim üzerine yapılabilecek her şeyin yapılmış olduğu gibi bir söylem vardı. Başka bir malzeme, başka bir dil peşine düştüm. O kısmı her zaman biraz sancılı oluyor galiba.
Üniversitede yalnızca resimle ilgilenmediğinizi de biliyoruz.
Okulda daha çok enstalasyon, performans ve videolarla ilgileniyordum. Sadece bir tane resim yaptıysam, beş farklı disiplinde iş üretiyordum. Multidisipliner bir sanatçı gibi hep farklı işlere yöneliyordum. Sadece resim yaparsam sıkılıyordum. Babamla yeterince resim yapmıştım.
“Maymun iştahlı” algılandığım için dördüncü sınıfa doğru “Ben neyin üzerine çalışıyorum?” diye düşünmeye başladım. Her konuda çalışıyormuşum gibi geliyordu.
O güne kadar ürettiğim tüm işlerin fotoğraflarının siyah-beyaz çıktısını aldım. Bir deste kâğıtla oturup hepsini yere dizdim ve neyle ilgili çalıştığıma baktım. Örneğin bu iş aileyle ilgili, diğer iş aidiyetle ilgili… Aile zaten aidiyetle ilgili; bunları aidiyet üst başlığında toplayabilirim gibi kâğıtları bir araya toplamaya başladım. Hepsi üst üste gelince aslında koşullanma üzerine çalıştığımı fark ettim.
“Bir yerlerde bir gariplik var” sorusu üzerine çalışıyordum. Literatüre bakınca, tuhaflıklar üzerine çalıştığım şeyin aslında koşullanma olduğunu fark ettim ve bunun üzerine çalışmaya devam ettim.
İlk önce kavramı buldum, sonra materyalimi buldum. Defterlerimde pek çok enstalasyonum, projem ve neredeyse bir ömre yetecek kadar işim var.
Bir noktada Cemil hocama bir şey itiraf ettim; o da bende güzel bir etki yarattı: “Hocam, ben fırça sevmiyorum” dedim. Fırça sevmeyen ressam mı olur diye sordum. Hocam, “Belki de daha güzel olur” dedi. Hâlâ fırça kullanmıyorum. Dökerek çalışıyorum.

Yazmak da hayatınızda önemli bir yer tutuyor. Yazıyla ilişkiniz nasıl?
Yazı yazabildiğim günden beri yazıyorum. Çocukluk günlüklerim hâlâ duruyor ve yazmayı çok seviyorum.
Yazarken ne hissediyorsunuz?
Kafası karışık biriyim. Yazarken düşüncelerimin toparlandığını hissediyorum. Kafamın içindekiler sadeleşiyor gibi.
Ben olasılıkları istem dışı sürekli kurgulayan biriyim. Yazarken gerçekler ve olasılıklar birbirinden ayrılıyor; yazdıkça her şey sadeleşiyor. Her şey tek bir olasılığa çöküyor, sonsuz sayıda olasılık ve alternatif senaryolar eleniyor sanki. Zihnimin içinde hissettiğim şey bu. Düşüncelerim ve hislerim tanımlanmış oluyor, böylece dinlenebiliyorum.
Koşullanma kavramını bulduktan sonra malzemenizi bulmanız ne kadar sürdü?
Dökerek çalışabileceğim, bütün kontrolün bende olmadığı, fizikten etkilenen ve katmanlı bir şey arıyordum. Altı yıllık Ar-Ge sonucunda kendi malzememi buldum. Kimya bilgim yoktu. Araştırarak, deneme yanılma yoluyla ilerledim ve sonunda dökerek çalışabileceğim sıvı plastiği elde ettim.
Sıvı plastikle çalışırken “Evet, bu benim malzemem” diyebiliyorum. Burada kontrol etmekle kontrolü bırakmak arasında bir ilişki var. Resmim bittiğinde neye dönüşeceğini bilememek beni heyecanlandırıyor. Dökülen ve akan şeyler, öngörülemezlik beni mutlu ediyor.
Kontrolün bende olduğu şeyler beni heyecanlandırmıyordu. Sonuçta neyi resmetmek istiyorsanız aktarabilirsiniz, ressamsınız. Ben resimde karşılıklı bir ilişki arıyorum. Her şeyin benim istediğim gibi olmadığı bir ilişki.
Akan, bozulan her şey tıpkı hayat gibi. Kısıtlı bir sürede elimden geleni yapıyorum ama bir yere kadar… Sıvı plastik, yağlı boya gibi tekrar tekrar üstüne çalışabileceğim bir malzeme değil. Malzemem kuruduğunda geri dönüşü yok. Artık kabul etmem gerekiyor. Olanı olduğu gibi kabul etmek zor ama güzelliği de orada.
Akıp dağılan malzemem beni hem korkutuyor hem de iş bittiğinde “İstesem bu kadar güzel bozulamazdı” diyorum. İzleyiciye de kontrol çabası içerisindeki kontrolsüzlüğün doğasını izlemek ve kabul etmek kalıyor. Hayatta da olduğu gibi.
Bunun hepimiz için sağaltıcı bir tarafı var. Sıklıkla unutulan bir şey: Olduğu gibi güzel…
Plastik sizin için yalnızca bir malzeme mi, yoksa kavramsal bir karşılığı da var mı?
Bana postmodern dönemin arkhesi nedir diye sorarsan, plastik gibi geliyor. Plastik, nesnelerin taklidini yapmak için üretilmiş bir materyal. Yani kopyanın, orijinalin yerine geçtiği bir döneme kavramsal olarak tam oturan bir malzeme. Hele ki koşullanmalar hakkında çalışıyorsanız, yanılsamaların gerçeğin yerine sıklıkla geçtiğini gözlemliyorsunuz zaten.
“Medyum mesajdır”a çok inanıyorum. Malzememi bulmak, teoriyle pratiğin buluştuğu yerdi. Üstelik bu sayede içimde yıllardır kavga eden ressam kadın ile enstalasyoncu kadın da barışmış oldu. Plastik; resimden hazır nesnelere, üç boyutlu üretimlerden farklı yüzeylere kadar her yere bulaşabildi.
Plastiğin koşullanma ve içinde yaşadığımız dönemle ilişkisini biraz daha açabilir misiniz?
Plastiğin her biçime girebilmesi, farklı malzemeleri taklit edebilmesi ve hayatın her alanına nüfuz etmesi, bugün içinde yaşadığımız dönemi hatırlatıyor. Her dönem, ihtiyacı olan materyali ve aleti ürettiriyor gibi gözüküyor. Benim için plastik de böyle bir yerde duruyor.
Gerçekle yanılsama arasındaki sınırın giderek belirsizleştiği bir dünyadan bahsediyorum. Plastik, gerçekliğin taklide devrolduğu bir şey. Bunlar çok uzun konular ve ben kısaca konuşmakta zorlanan biriyim.
İnsan zihninin yanılsamalara yatkın olduğunu düşünüyorum. Bu durum, soyut düşünebilmemizin bir parçası. Şeylere yüklediğimiz değer her zaman gerçekliği yansıtmıyor ama o şey herkes tarafından değerli, doğru, iyi, güzel vb. kabul edildiğinde norma dönüşerek koşullanma yaratıyor. Sonrasında kanıksanmış şeylere objektif bakmak ve “Bunun aslı veya amacı neydi?” diye sorgulamak güçleşiyor.
Toplumsal yaşamı, kültürü ve birçok şeyi bu ortaklaşmalara borçluyuz. Ama uzun bir süredir gerçekliğin taklidinin gittikçe arttığı önemli zamanlardan geçiyoruz, simülasyona doğru…
Basitçe gösteri toplumunu düşünün, sosyal medyayı düşünün, yapay zekâyı düşünün. Bir sineğin beynini tamamen haritalandırarak dijitale aktardık ve simülasyonun içinde yaşamaya başladı bile. Nereye doğru gittiğimiz aşikâr…
Nasıl başladığıysa, bana kalırsa, insanın kaldıramayacağı bir bilgiye sahip olmasıyla ilgili: öleceği bilgisine. Bu gerçekliği taşımak zor. Biz de hiç ölmeyecekmiş gibi bir yanılsamayla yaşayabiliyoruz. Çok eskiden beri yanılsamaları gerçeğin yerine kabul etme eğilimimiz var anlayacağın.
Bir işin doğuşu nasıl gerçekleşiyor? Fikirden esere giden süreç nasıl ilerliyor?
Çoğunlukla yazıyla başlıyor. Geçmişte de başlamış olabiliyor. İnsanlara bakarak, sorarak, kafama taktığım meseleyle ilgili istatistikler oluşturarak ilerliyorum. Yalnızca okuma yapmak beni tatmin etmiyor. Üzerine konuşmam gerekiyor.
Kişisel meselelerim de tek başına üretme motivasyonu için yeterli değil. Durumun toplumsal olmasını önemsiyorum. Resimlerde ve enstalasyonlarda farklı ilerliyor. Resimlerde bireyin nasıl koşullandığına bakıyorum. Enstalasyonlarda ise daha çok toplumun ve sistemin yarattığı koşullanmalara bakıyorum gibi görünüyor. Toplumsal koşullanmayla ilgili çalışıyorsam, daha sosyolojik konulara, sistemlerin birey üzerindeki etkilerine bakıyorum.
Bireysel koşullanmalarda bende var olan şeyi insanlara soruyorum: Herkeste durum aynı mı? Eğer herkes aynı şeyi hissediyorsa, yani yaşanılan şey evrenselse, üretime dönüşüyor. Sadece kendimle ilgilenen biri değilim.
Üretime dönüşmesi için evrensel olması önemli. Kendimde yakaladığım koşullanmaların başkalarında da karşılığı varsa, bu bana üretme motivasyonu veriyor. “Burada bundan bahsetmeliyiz; burada tuhaf bir şey var, burada garip bir şey var” gibi bir his oluşuyor. O zaman o konu üzerine iş üretmek, projelendirmek için motive oluyorum. Üretim yapmak çoğu zaman benim için “Buraya bir bakalım” demek gibi.
Zihnim bütünsel çalışan bir yapı gibi. Bulduğum bir koşullanmanın üst başlığını arıyor oluyorum.
Örneğin kimimiz ailesinin koşullandırmasıyla, ailesine tutunarak hayatını şekillendiriyor. Kimimiz sevgilisine tutunup onun koşullandırmalarıyla seçimler yapıyor. Kimi bir lidere, kimi bir inanca, kimi de nesnelere tutunup paranın koşullandırmalarıyla hayatını şekillendiriyor. Herkes bir şeye tutunmuş gidiyor.
Ben “Neden şuna veya buna tutunuyorsunuz?” demiyorum. “İnsanlar olarak neden tutunma ihtiyacı duyuyoruz?” kısmına bakmayı seviyorum.
Gri, bugün üretiminizde de önemli bir yere sahip. Neden gri?
Gri bana gerçekliğin kırılması gibi geliyor. Üç ana rengi karıştırdığınızda bir gri elde ediyor olmak bana hâlâ çok enteresan geliyor. Bütün renklerin orada olup renksiz hissettirmesi, kavramsal olarak saklı bir gerçekliği hissettiriyor. Simülatif bir tarafı var gibi.
Ayrıca griyi seviyorum çünkü duygulanım yaratmıyor. Griye bakıp pek bir şey hissedemezsiniz ve ben de renkleri kullanırken izleyiciyi koşullandırmak istemediğim için gri ağırlıklı çalışıyorum. Çünkü bir durumu anlatıyorum ve bu durumu mümkün olduğunca nötr anlatmaya çalışıyorum.
Şeker renklerim de var. Bu renkler de döneme çok uygun geliyor. Rahatsız edici, birbiriyle garip bir güzellikte bir araya gelen, gözü yoran, titreşimi olan, fazla floresan renkler ama fazla da duygu yaratmayan renkler… Sadece “Ne kadar tatlı, değil mi?” diyorlar. Renkler rahatsız edici ve yapay bir güzellikte bir araya geliyor.
Çünkü koşullanmanın doğasında bir konfor var; biz buna yaslanmayı ve sorgulamamayı seviyoruz.

Atölyede bir gününüz nasıl geçiyor?
Ben zaten atölyemde yaşıyorum. Uyandığımda kompozisyonum, konum, kavramım belli; sıvı plastiğin renkleri hazırsa yapmak kalmıştır.
Önce bir kahve yapar, sonra resmi kafamın içinde tekrar tekrar yapıp olası sorunları öngörmeye çalışırım. Sonra tekrar kahve yapıp yeniden düşünüyorum, sonra yine… Burası her zaman çok uzun sürüyor. Nereden başlayıp nasıl bitireceğimi düşünüyorum. Olasılıklar beni mahvediyor ama biliyorum ki sıvıları dökmeye başladığımda hiçbir şey düşünemeyeceğim.
O yüzden sanırım uzun düşünme sekanslarım oluyor. Çalışırken ise andayım. Çünkü önümde bir kaos var. Malzeme sıvı ve hızla kuruduğu için bırakamıyorum.
Üstüm başım plastik içinde, bir karmaşa ve kaos halindeyim. O kaosu mümkün olduğunca teknik olarak önceden öngörülebilir hâle getirmeye çalışıyorum. Tabii ki sonra hiçbir şey tam olarak düşündüğüm gibi olmuyor. Bir sürü kontrol edilemezlikle karşılaşıyorum.
Sonra plastik malzeme kendi doğasını sergiliyor. Ben de malzemenin ve fiziğin neden olduğu savaşı; renklerin birbirlerini itip değiştirmelerini, bazen de her şeyi kapatışını izliyorum.
Bittiğinde uzun saatler bakıp yaptığım işin bana ne söylediğini düşünüyorum. İşlerimle konuşuyorum. İşi yaparken çok stresliyim, iş beni hasta ediyor, çok zorlanıyorum. Bittiğinde ise aşırı bir mutluluk hissi veriyor.
Ve hep tahmin ettiğimden daha güzel oluyor.
İş bittiğinde kendinizi nasıl ödüllendiriyorsunuz?
Yalnızken sesli kahkaha attığım, iki üç saat başında oturup boş boş baktığım olur. O anlar en büyük kutlama sanırım.
Bazen çocuklaşıp kendimi hâlâ babamın atölyesinde boyalarla oynayan kız çocuğu gibi hissediyorum.
İzleyiciyle nasıl bir ilişki kurmak istiyorsunuz?
Öncelikle “Buraya bakalım, birlikte bir düşünelim” gibi bir önermem oluyor.
Bazen görmezden geldiğimiz, farkında olmadığımız, neden takip ettiğimizi bile bilmediğimiz, kanıksanmış yerlere tekrar tekrar bakmak istiyorum. Çünkü birlikte tekrar düşünmeyi önemsiyorum: Buralarda değiştirecek bir şey var mı, yoksa her şey yolunda mı? Bu soruların cevabını merak ediyorum.
İzleyiciyi işlerin içine çekmek, kendi hayatları ve koşullanmaları üzerine düşünmelerini sağlamak istiyorum.
Resim, enstalasyon ve performans arasında bir seçim yapmanız gerekse hangisini seçerdiniz?
Zor bir seçim olurdu; hepsi ayrı bir yeri temsil ediyor gibi.
Resim benim aile bağım ve kopamadığım bir kök gibi, manevi bir yerden bağlı gibiyim. Performansları gerçekten daha çok kendim için yapıyorum. O yüzleşmeyi ve karşılaşmayı yaşamak gerçekten hoşuma gidiyor. Biraz daha bencil bir yerden yapıyorum. Sanat için sanat yapan tarafım performans sanki.
Enstalasyonlarıma baktığımda daha toplumsal görünüyor. Benim “Yetke” işlerim, tünellerim mesela. Kapılarla uğraşmayı çok seviyorum. İnsanları büken, şekillendiren geçiş alanları yaratıyorum. Bir yerden bir yere geçebilmen için o şekle girmeni isteyen işler.
Bir geçiş alanında, her yerde her zaman böyle şeylere maruz kalıyoruz. Her türlü otorite ile ilişki aynı şey, aile ile aynı… En basitinden bir işe başvururken de aynı şey oluyor. Sistemler seni sen olarak bırakmıyor.
Enstalasyonlarımla etkileşimde bunu birebir orada deneyimletmek istiyorum. Kapalı bir alan buluyorsun; yan yan gidiyorsun, eğiliyorsun, dönüyorsun. Ancak o şekle girdiğinde karşıya geçebiliyorsun.
Sanırım toplum böyle çalışıyor…
Yıllar içinde üretim anlayışınız değişti mi?
Üretimlerim labirentler ve oyunlar kurmak üzerineydi. Aslında o duruyor. Şimdi plastiğin beni sürüklediği alanlar oluyor. Çok değişmedi ama zaman içerisinde malzemenin açtığı opsiyonlarla gelişti.
Hazır nesneyle, üç boyutlu malzemelerle olan ilişkim gelişti. Eşyalara adeta musallat oldum. İşlerimde sık sık deneyim mekânları yaratmaya çalışıyorum. Henüz sergilenmemiş enstalasyonlarımda ve teknolojinin, mekaniğin daha çok kullanıldığı farklı üretimlerimde de öyle.
Bugün hâlâ üzerinde çalıştığınız meseleler aynı mı?
Üst başlıkta aynı, alt başlıkta devamlı güncelleniyor. Koşullanmaları ve koşullanmaların yarattıklarını her yerde görüyorum. Sistemleri incelemek de çok keyifli; sürekli yeni şeyler keşfediyorum.
İnsana bakarken, aile meselesi de bitmiyor. Elimi nereye atsam aileye denk geliyorum.
Gelecekte gerçekleştirmek istediğiniz bir proje ya da kurmak istediğiniz bir bağ var mı?
Proje çok… Bağa gelince; üretimlerim psikoloji alanındaki tezlere konu olursa çok sevinirim. Koşullanma hakkında psikoloji öğrencilerinin; sanatta ve sanatçılarda bu konunun nasıl işlendiğine ve sanat izleyicileri üzerindeki etkilerine tekrar bakmalarını isterim.
Sanat tarihi de işin içine girdiğinde, psikoloji öğrencilerinin sanat, sanat eserleri ve sanatçılar üzerinden koşullanma konusunu ele aldıklarında pek çok yeni fikrin doğacağını düşünüyorum. Bu iki alan arasında yeniden bir köprü kurulmasına vesile olmak beni çok mutlu eder.




