Bu yazıda sizleri, Türk çağdaş sanatında figüratif anlatımın çarpıcı temsilcilerinden Mahir Güven ile buluşturmak istiyorum. 1958 yılında İstanbul’da doğan Mahir Güven, sanat eğitimini dönemin İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde (bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) tamamladı. 1990’lı yılların başından bu yana, figüratif resmin olanaklarını sorgulayan ve dönemin ruhunu tuvale taşıyan üretimleriyle sanat yaşamını kesintisiz biçimde sürdürmektedir.
Sanatçının “Midas’ın Kulakları” başlıklı yeni serisinden kısa bir süre önce haberdar oldum. Serinin ilk eserini üretim sürecinde gözlemleme fırsatı bulmak, çalışmanın kavramsal yapısını daha yakından anlamamı sağladı. Eserin tamamlanmış haliyle kurulan görsel ve düşünsel temas ise, bu yazının temelini oluşturan çözümlemelere zemin hazırladı. Bu yazı vesilesi ile de bu çözümleme ve çözülmeleri aktarmayı arzu ediyorum.

Resme ilk baktığımda, merkeze sırt sırta konumlandırılmış iki kadın figür ve yüzlerindeki ifadeler dikkatimi çekiyor. Çok belirgin biçimde iki farklı duygunun ifadeleri var. Bence bu iki beden tekliği, bir kadının gerçeklik ile düşsel varlığının bütünleşmesini temsil ediyor. Bu çağrışımı güçlendiren bir diğer unsur ise sanatçının figüratif anlatımını, soyut ve lekesel çözülmelerle kurgulamış olması ve iki bedeni duyusal yolla birbirinin içinde harmanlamış olmasıdır.
Figürlerin zıt yönlerde konumlanışı ise iç gerçeklik ile dış gerçekliğin birbirinin aksi istikametinde yol aldığını düşündürüyor. Bu durum, içsel çatışmanın kaçınılmazlığını gün yüzüne çıkarıyor. Sanki bu çatışmada biri galip gelmiş, kendini gerçekleştirmiş ama bir şeyleri kaybetmiş; diğeri ise zaten bu sonu önceden bilen ve sükûnetiyle bekleyen ya da uyumlanan…
Kırmızı ve turuncu tonların kompozisyona hâkim oluşu, bu içsel gerilimi güçlendiren başka bir etkendir. Soldaki figürde kullanılan renk değerleri bütünlüğün içinde homojen bir konumdayken; sağdaki figürde kırmızının zıttı olan yeşil tonları seçilerek denge sağlanmıştır.
Eserdeki iki zıt rengin ifade biçimi psikolojik perspektif alanları yaratmaktadır.

Detaylara indikçe sağdaki figürün bedeninin balık kuyruğunu anımsatan bir biçime dönüştüğü, kucağında bir balık taşıdığı, biraz aşağıda bir cüce silüetinin yer aldığını görüyorum. Tüm bu detaylar, bana Türk mitolojisindeki su iyesini anımsatıyor. Su kaynaklarını koruyan bu ruhani doğa varlıklarının; mitolojiye göre denizkızı, balık, kuş ve cüce suretlerinde göründüğü rivayet edilir. Diğer figürün kucağındaki kuş da bu anlatıyı zihnimde netleştiriyor.
Midas ve bir su iyesi, aynı bedende…
Kral Midas, mitolojiye göre tanrısal uyumdan uzak olanı seçtiği, zevksizliği tercih ettiği için Tanrı Apollon tarafından eşek kulaklarıyla cezalandırılmıştı.
Peki, bu kadın figür neyi yanlış seçmişti de cezalandırılmıştı?
Hislerim bana, onun seçtiği şeyden değil, seçmediği bir şeyden dolayı cezalandırıldığını söylüyor. Üstelik bu cezayı kendi kendisine vermiş gibi…
Sırtını döndüğü, iç gerçekliğinin vücut bulmasına, yaşamasına izin vermediği; kendi doğasını, kendi tabiatını seçmediği için cezalandırılmış gibi.
Bu figürde, hepimizin hikâyesini duyumsuyorum.İçteki ve dıştaki dünyalarımızın zıtlığıyla yüzleşiyor ve bu yüzleşmenin getirdiği yorgunluğu taşıyoruz. Hatta taşınamaz ağırlığa gelse dahi bitmek bilmeyen koşuşturmalara adanmış bir hâl içindeyiz.
İçimizdeki “ben” buradayım diyor; bizse onun üstünü dış dünyanın kumaşlarıyla örtüyoruz.
İçte kırılgan, dışta saldırgan; içte yaratıcı, dışta uyumlu…
Bu resmin izini sürdüğüm süre boyunca, bir kadının resimdeki kadınla kurduğu diyaloğu oldukça tanıdık buldum. Doğamızı kabul etmenin, ona görünür dünyada yaşama izni vermenin gerekliliği… Aksi yönde ne kadar dirensek, hatta başarılı da olsak, içten içe bir hüzünle var olmaya devam ederiz. Oysa şifa, kendi doğamızla aramızdaki kordonda gizlidir.
Bu eserle sanatçı bana bir soru bırakıyor:
Peki, kadın neden bu ayrılığı seçiyor?
Benim cevabım şöyle olurdu: Kadının önce kendini seçmesi gerekir. Bunu başarabildiği ölçüde kendiyle dengelenir. Kendisiyle denge kurabilen bir kadın, artık ne küçülmekten korkar ne de büyümekten; çünkü ikisidir de aynı anda, aynı oranda.
Dışarıya yönelen seçimlerinin altında kendini seçmek yatmıyorsa, cezalandırılacağı bir hataya düşer hep. Ancak bu cezayı dışarıdakiler vermez; onu zaten içindeki kadın verir.
Ve şifalanması da yine yalnızca içindeki kadınla mümkün olur.
Peki siz, kendinizi daha çok cezaya mı maruz bırakıyorsunuz, yoksa şifaya mı?




