Untitled’in 14. edisyonuna iki haftadan az bir zaman kalmışken, önceki etkinliğe bir göz atalım. 4–8 Aralık 2024, Miami Beach, Florida. Miami Sanat Haftası fuarları arasında üç favorim var demiştim; NADA, INK Miami ve Untitled.
Girişte hemen solda [00:20], alışıldık fuar görsellerinden farklı bir çalışma, Reynier Leyva Novo’dan Federal Cleaning (Federal Temizlik) beni kendine çekiyor. Novo, 2024 yılında Washington D.C.’de Smithsonian Sanatçı Araştırma Bursu kapsamında çalışırken, Amerika Birleşik Devletleri’nin en önemli federal binalarından ve ulusal anıtlardan toz topladığı bir proje yürütmüş. D.C.’nin tarihsel olarak ulusun politik merkezini temsil ettiğini, Pierre L’Enfant’ın 18. yüzyılda planladığı bu kentin Beyaz Saray, Kongre Binası ve Yüksek Mahkeme gibi yapılarla ülke yönetiminin kalbi olduğunu vurgulamış. Bu bağlamda Federal Cleaning, gücün ve politik otoritenin mekânsal sembollerinden toplanan tozu kullanarak bir dizi eser üreten bir proje. 14 parçadan oluşan seride sanatçı, federal kurumların görkemli ve sağlam gibi görünen mimarisinin ardındaki geçiciliği ve zamanın etkisini görünür kılmayı amaçlamış. Toz, hem insan hem çevresel etkileşimlerin bir sonucu olarak bu yapıların üzerinde birikiyor; dolayısıyla görünmez ama sürekli bir değişimi temsil ediyor. Sanatçı, tozu ‘çöp’ olarak değil, bu binaların yaşadığı yavaş ve kaçınılmaz dönüşümlerin tarihsel bir kaydı olarak görüyor. Her bir işte, tozun yapışkan kağıt üzerinde titizlikle düzenlenmiş hâli, bu güçlü kurumların yüzeyinde biriken izleri maddi bir belgeye dönüştürülmüş. Böylece sanatçı, en güçlü siyasi yapılar bile olsa, hiçbir yapının, hiçbir sistemin ve hiçbir iktidar biçiminin zamana karşı dayanıklı olmadığını hatırlatıyor. Proje, izleyiciyi otoritenin kırılganlığını, iktidar sistemlerinin süreklilik iddiasının gerçekte ne kadar geçici olduğunu düşünmeye iterken, büyük siyasi mekanların ihtişamı ile onların zaman karşısındaki kaçınılmaz çürüme ve değişim süreci arasındaki gerilimi açığa çıkarıyor ve otoritenin aslında ne kadar geçici, insana ve çevreye bağımlı, kırılabilir bir yapı olduğunu görselleştiriyor. Eser, El Apartamento tarafından izleyici ile buluşturulmuş.
Miguel Braceli’den [01:49] fotoğrafik çalışmalar, medyumun resim ve heykel ile domine edilmiş piyasada hayatta kalması adına bir bayrak taşıyıcı görev de üstleniyor. Sanatçının mimari geçmişi ve multidisipliner sanat pratiği, standa vizyon katmış. Sarı ipler, yer ile duvar arasındaki olu alanı mükemmel bir biçimde iptal etmiş. İzleyici, ekran (video) ve fotoğrafların karşısında nerede durması gerektiğini bilip hikâyeyi merak ederken, [alışılmış masaların dışında] yerde sunulmuş katalog ve metinler, gizlenmemiş kablo, projeye duyulan güveni gösteriyor.
Fuara Barcelona’dan katılan House of Chappaz, standda rengin dikkat üzerine etkisini bilircesine, [05:42] pembeye boyanmış bir arka plan, yapıtları görünce sünger olduğunu sanıyorsunuz. Carmen Ortiz Blanco’nun, fiyatları [güncel galeri web sitesi verilerine göre] 4000–30000€ arasında değişen, metal destekli kauçuk çalışmaları. Sanatçının pratiği, felsefi ve estetik bir bakış açısıyla şekillenen, son derece düşünceli ve transandantal bir sanat üretimi üzerine kurulu. Eserlerinde insanın geçiciliği, kaderi, zaman ve eylemlerin sonuçları gibi temaları araştırırken, bu sorgulamayı hem kendisi için hem de izleyiciye açılan yeni sorular olarak kurguluyor. Serilerinde, izleyiciye hem metafizik hem de somut düzeyde düşünme fırsatı sunan, kapısı aralık yapılar, geometrik yapılar ve mimari metaforlar kullanıyor. Heykellerinde ve yerleştirmelerinde, lamine çelik gibi katı ve dayanıklı malzemeler, origami benzeri katlama ve kesme teknikleriyle işleyip; bu sayede eserler sertlikten uzak, hassas bir denge ve belirsizlik duygusu taşıyor. Umarım fuar galeri ve sanatçı için verimli geçmiştir, zira lojistik olarak da, standı tek sanatçıya ayırmak anlamında da yönetimsel anlamda iddialı hamleler.
José Vera Matos’ın pratiğinde [12:55] metin, hem kavramsal hem de görsel bir yapı taşı olarak ortaya çıkıyor; sanatçı metni yalnızca okunabilir bir içerik olarak değil, biçimsel bir malzeme olarak da kullanmış. El yazısıyla, genellikle çok ince uçlu kalemlerle bambu kâğıdı benzeri yüzeylere aktardığı metinleri öyle bir yoğunluk ve ritimle düzenlemiş ki, yazı giderek okunabilirlikten uzaklaşarak görsel bir mimariye dönüşmüş. Harflerin tekrar eden dizilimleri, kolonlar, örgüler ve geometrik düzenlemeler oluşturuyor; böylece metin anlamını içsel bir titreşim gibi saklarken, yüzeyde soyut bir kompozisyon hâline gelerek, sanatçının sömürgecilik sonrası kimlik, çokdillilik, kültürel belleğin kırılmaları ve dilin iktidar ilişkileri gibi konulara yönelen araştırmalarıyla doğrudan bağlantılı hâle gelmiş. Matos, Peru tarihine ve özellikle de ülkedeki melez kimliğin kültürel katmanlarına referans veren yazarların metinlerini yeniden yazarak, bu tarihsel söylemlerin görsel bir izini çıkarıyor. Aynı zamanda pre–Kolomb desenlerinin mimarisinden yararlanarak yazıyı hem kültürel hem de mekânsal bir yapı gibi kurguluyor; metni bir belge olmaktan çıkararak, adeta inşa edilen bir yüzeye, bir ritme dönüştürüyor. Böylece metnin kendisi hem bir düşünme biçimi hem de somut bir form hâlinde varlığını sürdürürken; izleyici de metni okumak ile ona bakmak arasında gidip gelen bir deneyim yaşıyor.
Amor Munoz’un INFINITI ile gerçekleştirdiği sunum [13:44], izleyiciye, perdeler arasında, girdiğinde projection mapping yöntemi ile yeni QX80 üzerine yansıtıldığı, aralarında da sanatçıya ait yapıtlar gördüğünüz bir deneyim. Projeksiyon bazlı bir çalışma görmekten mutluluk duysam da totalde deneyimin izleyici tarafından özümsenmesini istiyorum.

Büyük marka sponsorlukları, sanatçılara; tasarladıkları malzeme/yapıtlara erişim imkânı verse de, eserin kendisi ile marketing yöntemlerini çarpıştırdığınızda sonuç tüketim objesi ve sosyal medya deneyimi olmaktan ileri gidemiyor. Sanatçı, PR anlamında tatmin olmuş hissetse dahi, uzun vadede sanatçı kariyerine etkisi, bikini reklamında rol almak gibi bir şey. Ürün ve fikri kimse hatırlamazken, izleyici arzuladıklarını unutmuyor. Marketing stratejileri duygusal etkileşim aradığı için başarılı, sanat için networkü olmayan sanatçıları keşfedilmeden olmaya mahkûm eden bir pazar.
Project K, Seul merkezli bir galeri [14:08] olmakla beraber sade biçimde huzurlu bir stand hazırlamış. Fuar sırasında talep ettiğim ve bana hızlıca ulaşan belgelerde detaylı bilgi ve fotoğraflar profesyonelde hazırlanmıştı. Ha Jin Lee’nin çalışmaları, insan bedeninin toplumsal ve kültürel güç ilişkileriyle kurduğu ilişkiyi derinlemesine sorgulayan bir anlatıyı ortaya koymuş, beden/iç ve dünya/dış arasındaki sınırlar belirsizleşmiş; beden, toplumsal normlar ve cinsiyet temelli iktidar yapıları tarafından şekillendirilen bir alan olarak sunulmuştu. Bu çerçevede sanatçı, özellikle kadın bedenine odaklanarak egemenlik, iktidar ve küçük direnişler temasını işlerken; siyah naylon ipten yapılan No.2A eseri, bu bağlamda bedenin dünya ile etkileşimini göstererek, görünmez güç dinamiklerini ve marjinal bir bakış açısını gözler önüne seriyor. Bu sanat pratiği, aynı zamanda hafıza ve travma temalarını da içeriyor. Mnemosyne, bedenin fiziksel bir temsili olarak kadınlara yönelik şiddeti gözler önüne seriyor; ahşap parçalar üzerindeki çizikler, geçmişte yaşanan travmaları ve bastırılmış deneyimleri hatırlatıyor. Burada sözle ifade edilemeyen deneyimleri, görsel ve fiziksel bir dil aracılığıyla aktarılabileceğini başarılı bir şekilde aktarılmış. Ha Jin Lee’nin sergisi, beden ve hafıza üzerine kurgulanmış bir anlatı. Proje, toplumsal normlar ve güç ilişkilerinin birey üzerindeki etkilerini sorgularken, direniş ve özgürlüğü somut ve soyut malzemeler aracılığıyla aktarıyor. Sanatçının hikâyesi, hem Doğu hem Batı kültürlerinde ortak olan insan deneyimlerini işler ve izleyiciyi, fiziksel, zihinsel ve duygusal bir katılım yoluyla bu deneyimlerin merkezine davet eder.
Kadının ikincil/ast plana itilmesi, her toplumda; kolektif yapı, din, aile baskısı, ekonomik eşitsizlikler araç olarak kullanılarak halen sistematik olarak gerçekleşiyor. Kolektif toplumda geleneksel rollerden kurtulmak imkânsıza yakınken, Ortadoğu ve Batı’da dinlerin bu suça ilişkin parmak izlerini görüyoruz. Ataerkil şiddetin kadın ve Q+ bireylere yönelmesi üzerine yaptığım sayısız eleştiri/inceleme oldu, ancak Doğmamış Kız Kardeşimin Portesi [2025] deneysel kısa filmimde en net biçimde ifade ettim ki; Hiçbir toplum, Havva’nın Adem’in parçalarından yaratıldığını öğreten metinlerle yaşayıp, toplumsal cinsiyet eşitliğini inşa edemez.
Fuar geneli hakkında şunu da eklemek gerekir, galeriler bu ‘göz hizası’ geleneğine takıntılı biçimde sadıklar. Yeni fikirlerle fark yaratan birkaç örneğe rastlasam da, alanların yanlış kullanımı hakkında dönüp bir aynaya bakmak gerekiyor. Galeriler! Standları 21:9 filmler gibi düşünmeyin, her santimini kullanabilir, izleyiciyi kurulumunuzla yukarı, aşağı, kenar, köşelere baktırabilir ve bu deneyimler sırasında keyif yaratabilirsiniz. Aynı hızaya yan yana asmakla yaşlı hobici ressam görüntüsü dışında bir izlenim alamıyorsunuz.
Vietnam ve Çin’de faaliyet gösteren Vin Gallery standında [14:47], ben de ateist bir sanatçı olarak dini sembollerle sıklıkla oynadığım için ilgimi çeken bir çarmıhta İsa manipülasyonu var. UuDam Tran Nguyen’in IGWT (In ‘God’ We Trust) adlı heykeli, bir kilisenin hediyelik eşya dükkanında karşılaştığı bir İsa heykelinden ilham alıyor. Heykel, tozdan korunması için şeffaf bir plastikle sarılmış ve bu kaplama, figürün anlamını değiştirir gibi görünüyormuş. Plastik, heykeli hem tanıdık hem de belirsiz kılıyor; klasik bir Hristiyan ikonası mı, yoksa başka bir şeye mi dönüşmüş? Sanatçı bu sahneyi sorgulayarak bronza dökerek yeniden yaratmış; plastikle kaplı görünen heykel ve haç birlikte yer sergileniyor. Ortaya çıkan eser, dışarıdan bakıldığında hâlâ İsa’yı andırsa da, izleyiciye derin sorular yöneltiyor: Bu hâlâ kutsal bir Hristiyan figürü mü? Plastik veya dış görünümün altında gerçekten İsa var mı, yoksa figür bambaşka bir şeye mi dönüşmüş? Biz gerçekten kime veya neye inanıyoruz; görmeden mi güveniyoruz? Heykel, inanç, tapınma ve ticari değer temalarını iç içe geçirerek, görünmeyeni ve belirsizliği sorgulayan bir deneyim sunarken; izleyiciyi, yalnızca görünenin ötesini düşünmeye ve “altında ne var?” sorusuyla yüzleşmeye davet ediyor. İlaveten, standda yer alan video çalışmanın konumu, yere/köşelere TV yerleştirerek de başarılı sunumlar yapılabildiğinin bir kanıtı.
İsa heykeli üzerine manipülasyonlar demişken, bir başka yorumu da Zilberman [56:33] standında Carlos Aires’in Il Mondo’sunda görüyoruz.
Bir medyum olarak video için başarılı bir fuardı, birçok farklı ekranda birçok eser gördüm. Yalnız Max Estrella standında karşılaştığım Rafael Lozano–Hemmer [23:18]’a ait 2024’te tamamlanmış Recurrent First Dream hem içerik, hem ekran biçimi düşünüldüğünde etkileyiciydi. Eser, Meksikalı şair Sor Juana Inés de la Cruz’un 1692 tarihli şiiri Primero Sueño’dan ilham alan bir algoritmik animasyon. Bu şiir, feminizm, insanın bilgiye ulaşma arzusu ve akıl yoluyla düşünme temalarını işliyor. Şiirin temel teması, bilginin yüceltilmesi. Uyku, yalnızca insanın değil, evrenin tamamının deneyimlediği bir zevk olarak ele alınıyor. Lozano–Hemmer, eserde iki katmanlı bir dil kullanmış: alt katmanda Sor Juana’nın şiiri bulunurken, üst katmanda altın renkli kelimeler sıvı dinamiği matematiğiyle hareket eden şeritler gibi ekrana yayılarak yavaş hareket eden bir alev etkisi yaratıyor. Sonuçta, kelimelerin rastgele belirdiği ve yükselen bir girdap oluşturan bir görsel deneyim ortaya çıkmış. Eser, izleyiciyi hem şiiri keşfetmeye hem de Sor Juana’nın vizyoner düşüncelerini deneyimlemeye davet ediyor. Bilgi, transandans ve kadın bakışı temalarını dijital ve hareketli bir görselleştirme aracılığıyla keşfeden Recurrent First Dream, kelimelerin hareketiyle izleyiciyi şiirin ve şairin vizyonunun merkezine taşıyor. Sanatçının en son The Baker Museum–Florida’da Obra Sonora sergisini gördüm, interaktif teknolojilerin kullanımı özellikle nefes kesiciydi [YouTube’da bulunabilir].
İngiltere merkezli TAEX standında yer alan Kevin Abosch’un Implied Narrative [26:46] adlı eseri, yapay zekâ ve insan kimliği üzerine odaklanan bir video ve görsel deneyim. Sanatçı, kendi ellerini, AI tarafından üretilen görüntü ve video dizilerini oluşturmak için bir yapı veya ‘iskelet’ olarak kullanmış. Bu eller hem fiziksel bir referans hem de görsel bir çerçeve sunuyor; AI, bu çerçeveyi kullanarak katmanlı, çok boyutlu bir görsel dil ürettiğinde eser, açıkça bir hikâye anlatmaktan kaçınarak; izleyiciye anlam çağrışımları ve yorumlar için alan bırakıyor. Abosch, AI aracılığıyla kişisel ve soyut olanı birleştirerek elin morfolojisini veri hâline getirmiş; el, hem evrensel hem de bireysel bir organ olarak insan deneyimini, eylemlerini ve hafızasını temsil eden çoklu anlatıları ima eden bir forma dönüşmüş. Böylece eser, insan varoluşunu ve deneyimini, AI üretimi ile birleştirilen elin simgesel gücü üzerinden sorgulayan, açık uçlu bir görsel anlatı sunuyor. Standda aynı zamanda Data Sovereignty is a Human Right (Veri Gizliliği İnsan Hakkıdır) sergisini görüyoruz. Sergi, veri egemenliği ve kişisel verilerin korunması gibi güncel ve kritik bir konuyu ele almış. Burada ‘veri egemenliği’, bireylerin kendi dijital verileri üzerinde kontrol sahibi olma hakkı olarak sunuluyor ve bu hakkın bir insan hakkı olduğu vurgulanıyor. Ne yazık ki teknoloji geliştiricileri–mega şirketler–yasa yapıcılar üçgeninde bireyin bir önceliği yok ve hakların kazanımları oldukça uzun zaman alacak. Alanda, Krista Kim, Kevin Abosch ve Sasha Stiles’in eserleri yer alıyor. Sanatçılar, teknolojinin toplum üzerindeki etkilerini, veri gizliliği ve yapay zekâ çağında ortaya çıkan etik sorunları görselleştirmişler. Fuarlara katılan izleyicilerin evlerine ‘güzel tablolar’ almaya geldikleri bir dünyada, kavramsal ve video yapıtların bu seviyede bir profesyonellikte sunulduğunu görmek, sektör için umut verici.
Galerie Isabelle Lesmeister [36:24], Untitled’a Almanya’dan Johanna Strobel ile katılıyor. Sanatçının odak noktası zaman. Sanatında, değişim, entropi ve bilgi gibi teorik kavramları, matematik ve bilgi bilimi altyapısı ile çift dilli olma deneyimi aracılığıyla inceleyerek, özellikle kapitalist zaman anlayışına odaklanmış: toplumda bireysel ve sosyal zaman, saat ekonomisiyle düzenlenir ve hızlanır. Aynı zamanda ekolojik zaman da insan kaynaklı iklim krizleri nedeniyle değişir, ekosistemler destabilize hâle gelir. Hayvan karakterlerinin zaman çizgilerini takip ederek felsefe, göstergebilim ve güncel gerçeklik arasındaki bağlantıları keşfeden Strobel, farklı tarih ve coğrafyalardan gelen unsurları bir araya getirerek, bilgi aracılığıyla sürrealizm üretip, bilimi hayal gücünün bir parçası hâline getiriyor. Sanatçı pratiğinde kültürel, tarihsel ve ekolojik kesişimleri mizah, mantık, şiir ve bilgiyi kullanarak işliyor. Bu yaklaşımı, kavramsal, dilsel ve görsel çıkmazlar yaratıyor. Bu çalışmalar; zamanın farklı boyutları ve ölçüleri, bilgi ve ekoloji ile olan ilişkisi, disiplinlerarası bir yaklaşım üzerinden hem düşünsel hem de görsel deneyimler yaratıyor.
Galeri/galerist işleyişinde şöyle bir tıkanıklık var; fuarları ve fuar dışında da galerileri ziyaret ederken [önceki yazılarımda da sürekli ‘eserin hikayesi/arkaplanı’ konusu üzerinde duruyorum ancak], künyeler Sanatçı/Eser Adı/Yıl/EBat/Teknik/Fiyat’tan ibaret ise galeriden sanatçı ve eser ile ilgili metinler istiyorum, genellikle fuardan sonraki haftası bu mailler bana ulaşmış oluyor. Yazıları yazarken de ilgili maillerde ekli dosyaları inceliyorum, bilgi eksik ise yazıya ilave ediyorum. Bu dosyalar çoğunlukla en işlevsel tercih olan Google Drive içinde PDF’lerden oluşuyor. Sıklıkla rastladığım iki sorundan biri; bu dosyaların galeri cloud sistemi ne olursa olsun [Dropbox, Google Drive..vb.], klasörleriniz düzenli olmak zorunda. Burada bir iş yapıyorsanız ve maillere link bazlı dosya entegrasyonu kullanıyorsanız, o mail bugün de açılsa, sonraki yıl da açılsa dosya orada olmalı. Bir galeri, sanatçı/koleksiyoner/izleyici ile paylaştığı bağlantı ve uzantıları her değiştirdiğinde, onu görüntüleyen ya da kendi web sayfasında bağlantı veren sanatçının ekosistemini de bozuyor. Bu mailler basın/koleksiyonerler/izleyici ile paylaşıldığında da birkaç hafta görüntülenip sonrasında erişim sorunu yaşatılamaz. İkinci soruna gelirsek; zaten künyede bulunan bilgi eksikliği yüzünden bu dosyaları talep etmişim. Dosyayı açıyorum, Fotoğraf/Sanatçı/Eser Adı/Yıl/EBat/Teknik/Fiyat! Başka bir deyişle galeri; sanatçının yarattığı çalışmayı neden, hangi motivasyon ile, hangi dertlerle yaptığını umursamamış. Almış son halini, çekimi fotoğrafını, koymuş dosyaya, göndermiş bağlantılarına. Bağlam kim bilir ne hikâyeler, önermeler içeriyorken; galerinin “Bunu salonunuzun duvarınıza asarsanız nasıl da yakışır, fiyatı 8000$” itelemesine dönüşmüş. Sonra sanata uzak seyirci neden ısınamıyor ya da “Bu da sanat mı?” deyip geçiyor diye merak ediyorsunuz. Bağlamından koparılmasa da fikir bizi tatmin etse!
